ELLERİN TİNİ
Hastalıklı zamanlardı. Sevmenin altın çağı kapanmış, nefret kendine binlerce bedende kuytu bulmuştu. Gençti, baharda eteklerini savurarak yürüyen kadınların o telaşsız adımlarını çağırırdı yürüyüşü. Ruhu yıpranmamış, el değmemiş bir karahindiba gibi dururdu tek başına. Henüz dağılmamış, henüz savrulmamışken büyülü tözleri.
Bilirdi, bir yerlerde onu çağırırdı kıtalar. Bir yerlerde insanlar onu bekler, onu özlerdi. Dünya çok büyük, ayakları çok küçüktü. Sanki nerede yoksa, orası güzeldi.
Ama hastalıklı zamanlardı. Tüm çağı sarmaya başlıyordu bu mikrop. Hoşgörünün altın çağı kapanmış, anlayışsızlık ve çatışma binlerce bedende yeniden yorumlanmıştı. Çığ gibi büyüyordu artık kavgalar. İnsanlar cam gibi, ayna gibi binlerce parçaya ayrılıyordu. Telafisiz kesikler günden güne genişliyor, insanlığın ilkel dönemlerinden kalma barbarca bir tavır kanserli hücreler gibi yayılıyordu kara parçalarına. Kesilmesi gereken hastalıklı bir uzvun geç kalınmışlığı ağır bedeller ödetiyordu sahibine.
Bedeninin, kadınlığın kırmızı işaretini verdiği an gibi bir his vardı içinde. Hazırlıksız yakalanmış, sarsılmıştı. Kasıklarına saplanan o ilk sancıyı hiç unutamadı. Ama şimdiki bambaşka bir ağrıydı. Doğallıktan uzak, ancak bir insanın bir insana yaşatacağı türden.
Hastalıklı zamanlardı. Telaş kasıklarına saplanıyor, çaresizliğin ortak dil olduğu bir coğrafyada unutulmaktan korkuyordu. Çaresizliğin lisanını henüz öğreniyor, öğrendikçe kendinden tiksiniyordu. Sanki tanrısal bir el dağın birine dokunmuş da domino taşları gibi art arda yıkılıyordu hepsi. Büyükler, yaşlılar, çocuklar, genç kadınlar, genç erkekler hep birlikte izliyordu olan biteni. En bilgesi bile asma kilit vurmuştu dudaklarına. En küçüğü ağlamaktan bitap, uykunun kollarında kavuşuyordu özlediği hayata.
Gençti, güzeldi. Ruhunda dünyanın bütün gizi, kadınlığın katmerli alevi saklıydı. Kendini kader yorgunu bir ağaca, insana dargın bütün hayvanata, umudun tılsımını yitirmiş çocuklara fısıldadı. “Yaşadım” diyebilmek için.
Ben yaz, güneşin cömert eli Ege'de. Kendi toprağımdan uzak, ancak daima güzelin orta yerinde serpilmiş. Güleç kadınların yıpranmış beyaz elleri, buruk bakışlarıyım. Bilmeden nasıl yaşanır, nasıl sevilir, karışmış hırçın kalabalığa. İnsanın zorbasını henüz görmüşken, böyle savunmasız böyle beklemişken ellerini, duvarlarımı öperek erittiğini nasıl anlatır tarih?
Nisandı, bahardı, hayatlarımız ağır kışlar atlatmış ve kim bilir ne zemherilere gebeydi henüz. Ama işte bir şekilde bizden habersiz türlü planlarla yolumuzu bağlayan sihirli bir el varmış, seni daha ilk gördüğümde anladım.
İnsanın ruhunu vantuzla çeken bir acının ertesi, henüz bitmemişken kuytuda ağlama saatleri, güçlü durmak zorundalığı bir dağ gibi çöküyorken omuzlarına, kim derdi karşına çıkacağım?
Kim derdi biz ikimiz el ele, yaşamı boyayacağız türlü türlü renge?
Sevginin pamuk ellerinden uzak, kaygılara hep daha yakınken ben, kim derdi bir deli cesaretiyle kapına sürükleyecek bu bacaklar beni?
Ben yaz, güneşin cömert eli Ege’de. Avuçlarımın orta yerinde sönmez bir ateş taşıyorum senelerdir. Üşümüş ruhunu öpsün diye ellerim. Seni buldum, bütün evren şahidim. Seni buldum, kendimi yitirmişken üstelik. Bu topraklarda ağaçlar bile kendi içine ağlar, öğrendim. Mutluysan kirli eller birbiriyle yarışır kahkahanı bastırmak için. Kediler hırçındır bazı sokaklarda, kediler nefreti öğrenir. Köpekler vakitsiz ölür, öldürülür. Kadınlar saçlarına dolar ağıtlarını. Çocukların çığlığını bastırır doyumsuz kahkahalar.
Ama işte bugüne bugün ben, buldum seni. Üstelik çabalamamışken hiç.
Sanki topuklu ayakkabıların çıkardığı tüm o sesler bile daha tok, yürümesini bilen bir kadının ayaklarında daha kışkırtıcıydı artık. Sevmek, belirsizliğin sinsi bir duman gibi karışmasıydı kana. Damarlarında dolaşırken bütün zehriyle, insan bir anlığına her şeyin güzel olduğu hissine kapılırdı. Tehlikeli, talepkâr, asiydi. Bu dumanın sinsi gelişini öpücüklerle karşıladı. Sonsuz açtı içini. Pişmanlıklar daha şimdiden eski defterlerin arasında kurutulmuş, cesaret saç diplerine dek karışmıştı.
Hastalıklı zamanlardı ama sevmek çağları aşmış, sevmek en alçak ihanetleri unutmuştu. Şimdi kaçsa bir daha ne zaman yaşayacaktı? Yaşadım diyebilmek için en çok, her şeyi unuttu. Çağın vebası yalnız onun düşlerine ulaşamadı. Tüm o zamanlar boyunca bin kere incinmişken dahi, kalbi sevilmenin yumuşak avuçları arasında korundu. Teni sızlardı zaman zaman. Başka bir hayatın dokunduğu vardı çünkü teninde.
Hem her şeyi örtecek kadar büyük hem kırılganlığını sevecek kadar zarifti bu dokunuşlar.
“Tüm bu çirkinlikler meydanında” diye düşündü,
“Elleri.. nasıl da güzel”
Bilirdi, bir yerlerde onu çağırırdı kıtalar. Bir yerlerde insanlar onu bekler, onu özlerdi. Dünya çok büyük, ayakları çok küçüktü. Sanki nerede yoksa, orası güzeldi.
Ama hastalıklı zamanlardı. Tüm çağı sarmaya başlıyordu bu mikrop. Hoşgörünün altın çağı kapanmış, anlayışsızlık ve çatışma binlerce bedende yeniden yorumlanmıştı. Çığ gibi büyüyordu artık kavgalar. İnsanlar cam gibi, ayna gibi binlerce parçaya ayrılıyordu. Telafisiz kesikler günden güne genişliyor, insanlığın ilkel dönemlerinden kalma barbarca bir tavır kanserli hücreler gibi yayılıyordu kara parçalarına. Kesilmesi gereken hastalıklı bir uzvun geç kalınmışlığı ağır bedeller ödetiyordu sahibine.
Bedeninin, kadınlığın kırmızı işaretini verdiği an gibi bir his vardı içinde. Hazırlıksız yakalanmış, sarsılmıştı. Kasıklarına saplanan o ilk sancıyı hiç unutamadı. Ama şimdiki bambaşka bir ağrıydı. Doğallıktan uzak, ancak bir insanın bir insana yaşatacağı türden.
Hastalıklı zamanlardı. Telaş kasıklarına saplanıyor, çaresizliğin ortak dil olduğu bir coğrafyada unutulmaktan korkuyordu. Çaresizliğin lisanını henüz öğreniyor, öğrendikçe kendinden tiksiniyordu. Sanki tanrısal bir el dağın birine dokunmuş da domino taşları gibi art arda yıkılıyordu hepsi. Büyükler, yaşlılar, çocuklar, genç kadınlar, genç erkekler hep birlikte izliyordu olan biteni. En bilgesi bile asma kilit vurmuştu dudaklarına. En küçüğü ağlamaktan bitap, uykunun kollarında kavuşuyordu özlediği hayata.
Gençti, güzeldi. Ruhunda dünyanın bütün gizi, kadınlığın katmerli alevi saklıydı. Kendini kader yorgunu bir ağaca, insana dargın bütün hayvanata, umudun tılsımını yitirmiş çocuklara fısıldadı. “Yaşadım” diyebilmek için.
Ben yaz, güneşin cömert eli Ege'de. Kendi toprağımdan uzak, ancak daima güzelin orta yerinde serpilmiş. Güleç kadınların yıpranmış beyaz elleri, buruk bakışlarıyım. Bilmeden nasıl yaşanır, nasıl sevilir, karışmış hırçın kalabalığa. İnsanın zorbasını henüz görmüşken, böyle savunmasız böyle beklemişken ellerini, duvarlarımı öperek erittiğini nasıl anlatır tarih?
Nisandı, bahardı, hayatlarımız ağır kışlar atlatmış ve kim bilir ne zemherilere gebeydi henüz. Ama işte bir şekilde bizden habersiz türlü planlarla yolumuzu bağlayan sihirli bir el varmış, seni daha ilk gördüğümde anladım.
İnsanın ruhunu vantuzla çeken bir acının ertesi, henüz bitmemişken kuytuda ağlama saatleri, güçlü durmak zorundalığı bir dağ gibi çöküyorken omuzlarına, kim derdi karşına çıkacağım?
Kim derdi biz ikimiz el ele, yaşamı boyayacağız türlü türlü renge?
Sevginin pamuk ellerinden uzak, kaygılara hep daha yakınken ben, kim derdi bir deli cesaretiyle kapına sürükleyecek bu bacaklar beni?
Ben yaz, güneşin cömert eli Ege’de. Avuçlarımın orta yerinde sönmez bir ateş taşıyorum senelerdir. Üşümüş ruhunu öpsün diye ellerim. Seni buldum, bütün evren şahidim. Seni buldum, kendimi yitirmişken üstelik. Bu topraklarda ağaçlar bile kendi içine ağlar, öğrendim. Mutluysan kirli eller birbiriyle yarışır kahkahanı bastırmak için. Kediler hırçındır bazı sokaklarda, kediler nefreti öğrenir. Köpekler vakitsiz ölür, öldürülür. Kadınlar saçlarına dolar ağıtlarını. Çocukların çığlığını bastırır doyumsuz kahkahalar.
Ama işte bugüne bugün ben, buldum seni. Üstelik çabalamamışken hiç.
Sanki topuklu ayakkabıların çıkardığı tüm o sesler bile daha tok, yürümesini bilen bir kadının ayaklarında daha kışkırtıcıydı artık. Sevmek, belirsizliğin sinsi bir duman gibi karışmasıydı kana. Damarlarında dolaşırken bütün zehriyle, insan bir anlığına her şeyin güzel olduğu hissine kapılırdı. Tehlikeli, talepkâr, asiydi. Bu dumanın sinsi gelişini öpücüklerle karşıladı. Sonsuz açtı içini. Pişmanlıklar daha şimdiden eski defterlerin arasında kurutulmuş, cesaret saç diplerine dek karışmıştı.
Hastalıklı zamanlardı ama sevmek çağları aşmış, sevmek en alçak ihanetleri unutmuştu. Şimdi kaçsa bir daha ne zaman yaşayacaktı? Yaşadım diyebilmek için en çok, her şeyi unuttu. Çağın vebası yalnız onun düşlerine ulaşamadı. Tüm o zamanlar boyunca bin kere incinmişken dahi, kalbi sevilmenin yumuşak avuçları arasında korundu. Teni sızlardı zaman zaman. Başka bir hayatın dokunduğu vardı çünkü teninde.
Hem her şeyi örtecek kadar büyük hem kırılganlığını sevecek kadar zarifti bu dokunuşlar.
“Tüm bu çirkinlikler meydanında” diye düşündü,
“Elleri.. nasıl da güzel”
Yorumlar
Yorum Gönder